1929 Buhranı geride kalmıştır. Büyük ekonomik krizi atlatan A.B.D. gittikçe tüketime dayalı, materyalist ve daha da önemlisi konformist bir hayata sürüklenmektedir. Toplumun genelinde gelenekçilik hakimdir. Öyle bir jenerasondur ki bu, hayatının yegane amacı iyi bir iş, güzel bir ev, güzel bir araba sahibi olmaktır. Cinsellik büyük bir tabudur. Amerikan toplumu, görenekçi bir monotonluk içinde okumakta, çalışmakta, evlenmekte ve cinselliği sonra yaşamakta, tüketmektedir. Düşünmek, değerlere karşı çıkmak bir yana hakim yaşayış tarzını sorgulamak gibi kötü alışkanlıları (!) olmayan bir toplum düşünün; tepeden karıncalar gibi görünen bir toplum. Hepsi aynı sırada aynı işi yapan, aynı saatte kalkan, aynı saatte çalışan, aynı saatte yiyen, aynı saatte sevişen, aynı saatte yatan insanlar... Hepsi birbirinin aynı... Çürüyen, yaşarken ölen bir toplum...
1950'lerle birlikte başkaldırı başlar. Yeni jenerasyon yaşarken çürüyen eski jenerasyona isyan etmektedir; gelenekleri, alışkanlıkları, değer yargılarını yıkmakta, onun günah saydığı ne varsa yüceltmekte, kutsal saydığı ne varsa ayaklar altına almaktadır. Bu jenerasyon, ' Beat Jenerasyonu'dur. Tabular önce edebiyatla yıkılmaya başlanır. Akımın isim babası Jack Kerouac ismi önemlidir. Charles Bukowski ve Henry Miller daha da önemlidir. Henry Miller'ın ekstrem cinselliği tasvir başyapıtları Nexus, Sexus, Plexus üçlemesi çok önemlidir. Gelenekte, topluma hakim yaşayış tarzında 'kötü' olan ne varsa, yüceltilir. Sekse bakış tarzları, cinnet geçiren Kral Lear'ın bir sözüyle özetlenebilir: ' Let corruption thrive!' Sevişmekten doğal ne vardır. Toplumda seks tabu olmamalıdır. Sınırsızca sevişirler. Gelenek uyuşturucuya karşıdır, onlar ise yüceltir. Uyuşturucu onlar için bir ilham perisidir. Akla şu soru gelebilir: Bu jenerasyon, karşısında durduğu konformist toplumdan daha düşmüş değil midir? Daha yoz değil midir? Aslında değildir. Çıkışlarında aslında doğu mistisizmi ve varoluşçu felsefe yatar. Bu akım, ABD kültürünü çabuk bir biçimde etkilemiş, toplumu keskin bir değişime ve kutuplaşmaya itmiştir; hatta denilebilir ki hiç bir akımın içinde büyüdüğü ülkenin genel yapısına, Beat Akımında olduğu kadar etkisi olmamıştır. Nasıl olmasın ki! Beat Kültürünün fethettiği California'da bir beat olarak evrilen Jim Morrison'un The Doors'unu dinleyerek büyüyen bir jenerasyon... Her dedikleri, her yaptıkları doğrudur diye bir kaide yok. Kızlar sevişmekten korkmayın, her arzuladığınız erkekle yatın anlamı çıkmasın; uyuşturucu gibi zavallılıklardan uzak durun. Buradaki önemli nokta, neye karşı olduklarıdır. Konformizme, gelenekçiliğe, tekdüzeliğe, materyalizme kökten bir isyandır bu akım. Düşünmeyen, okumayan, yaratmayan; sürüden farksız bir ABD toplumunun tam kalbine saplanmış bir hançerdir. O yüzden de önemlidir. Bir sosyolog değilim. Ama varoluşçu felsefeden esinlenmiş ve çürümeye karşı tepki olarak doğmuş bir akım zaman içinde olumsuz anlamda evrile evrile iki binli yıllara geldiğimizde Britney Spears ya da Paris Hilton gibi garip canlı formları doğurduysa, gerçekten üzülürüm. Filmin sonunda iyi birşeyler olmalıydı, Britney Spears değil.
Bin dokuzyüzlü yılların sonuna doğru bir kitap geçer elime. Talihsiz bir aşk macerası yaşamışken hem de. Buram buram 'beat'lik kokan bir kitap. Beautiful Losers, türkçesiyle Görkemli Kaybedenler adında bir kitap. Tanışmam böyle olur Leonard Cohen ile...
Bir aşk üçgenini anlatır kitap ama bilinen aşk üçgenlerinden değildir anlattığı; içinde karanlık, belirsiz birşeyler vardır. Kitabı okuma eylemine eşlik eden en baskın his garip bir rahatsızlık hissidir. Kitap nedeni anlaşılmaz bir şekilde rahatsız eder okuycuyu, elinizde tuttuğunuz kitap değil de dikenli teldir sanki; kitabı öylece elinize alıp koltuğunuza ya da yatağınıza uzanıp diğer kitaplar gibi sakince okuyamazsınız. Yorar sizi. Layıkıyla kitabı okumaya kalkarsanız iki yüz sayfalık kitap diğer benzerleri gibi iki üç günde değil en az bir ayda biter. Bu rahatsızlık hissi ne kitaptaki uç cinsellik tasfirlerinden kaynaklanır, ne acı verici bir hikaye anlattığından, ne aldatılmışlıktan, ne ihanetten, ne de aşkta kaybetmişliğinizi size hatırlattığından. Başka birşeydir bu. Eşiyle yatan, kadınını çalan en iyi arkadaşı F.'ye yazmaktadır Leonard Cohen. Dehşet verici gel gitlerle doludur kitap. Yazının konusu bu kitap değil. Kısaca söylemek gerekirse, aşkta kaybetmiş, aldatılmış, ihanete uğramış bütün kaybedenlerin kitabıdır Görkemli Kaybedenler. Ne mutlu böyle görkemli bir hikayesi olanlara... İnternette onlarca sitede Görkemli Kaybedenlerin galerileri vardır. Kadınını ya da erkeğini başkasıyla paylaşmak zorunda kalmış, aldatılmış, ulaşamamış aşıklar gururla gönderir resimlerini. Bu kitaptır ortak noktaları.
Romandan bir kaç yıl sonra, bütün zamanların en acıtan şarkısını yapar Leonard Cohen: Famous Blue Raincoat! Türkçesi ile Meşhur Mavi Yağmurluk. Yine aynı dehşet verici hikaye, yine aynı tarz. Şarkının lirikleri arkadaşına yazılmış bir mektup şeklindedir. Yine kadınını çalan bir arkadaşa... Şarkı romanın tamamlayıcısıdır, anlamak için anahtardır, ya da şarkıyı anlamak için gerekli cevap anahtarı romandır. Ya da hiç biri değildir: İkisi de birbirini daha anlaşılır yapmak yerine daha da gizemli hale sokmaktadır belki de. Mona Lisa'nın gülüşündeki gizem gibidir şarkıyla romanın hikayesi. Kırk yıldır binlerce değişik yorumu yapılır şarkının. Ama gizemi kimse çözemez. Leonard Cohen de şarkı hakkında aydınlatıcı hiç bir açıklama yapmaz. Örneğin 1994'te, BBC'ye verdiği bir röportajında şöyle der: "It was a song I've never been satisfied with. I've always felt that there was something about the song that was unclear." ( Hiç bir zaman beni tatmin etmemiş bir şarkıydı o. Şarkıda bulanık olan, belirsiz birşeyler varmış gibi hissettim her zaman). Kadınını çalan bu arkadaş kimdir, en yakım arkadaşıyla eşini aldatan Jane kimdir, bilinmez. Binlerce değişik yorum yapılır ama hala da bilinmez. Şarkı başlı başına bir gizemdir. Aynı zamanda yazılmış şarkların en acıtanı, en derini, en insancası, en gel gitlerle dolu olanı, en acıklısı, en karanlığıdır. ' Saat sabahın dördü, Aralık sonu; iyi olup olmadığı öğrenmek için yazıyorum sana' der Leonard Cohen şarkının başında. Bundan sonrası ise gizemdir. Şarkının hikayesinden de öte, liriklerdeki her bir kelime ile Cohen'in neyi kastettiği bile belirsizdir. Herkes ayrı yorumlar şarkıyı. Örneğin 'meşhur mavi yağmurluğunun omzu yırtılmıştı' diye yazar Cohen arkadaşına. Oysa bilinir ki mavi Burberry yağmurluk giyen Leonard Cohen'dir. Acaba Leonard Cohen, kadınını çalıp kendi yerini aldığı için mi böyle demiştir arkadaşına? Kendinle onu mu özdeşleşmiştir, bilinmez. Aldatılmışlığı anlatan lirikler, buna tamamen zıt bir şekilde rahatsız edici bir sakinliktedir, nefretin izi bile yoktur, tersine şövalyece, asilce bir affediş içerir. I guess that I miss you, I guess that I forgive you, I'm glad you stood on my way. If you ever by here, for Jane or for me, Your enemy is sleeping, and his woman is free ( Sanırım seni özlüyorum, sanırım affediyorum seni. Memnunum yoluma çıktığın için. Eğer bir gün Jane ya da benim için gelirsen buralara, bil ki düşmanın uyuyor, kadını ise özgür) Ne kadar rahatsız edici, asil bir affediş...
Şarkının duygusal olarak zirveye çıktığı son bölümünde Leonard Cohen, kadınını mutlu ettiği için teşekkür eder rakibine. İç parçalayıcı bir pişmanlık, sonsuz bir asalet, dingin bir bağışlamışlık ve kabulleniş içinde hem de : ' Yes and thanks, for the trouble you took from her eyes, I thought it was there for good, so I really never tried' ( Evet, teşekkür ederim onun gözlerindeki sıkıntıyı çekip aldığın için, sonsuza dek kalacak sanırdım o gözlerindeki sıkıntı, bu yüzden almayı hiç denememiştim ben).
Ve şarkıda bir kaç kere tekrarlanır yazılmış cümlelerin en derini: 'Did you ever go clear' der Leonard Cohen. Sadece bu cümle bile yüzlerce değişik şekilde yorumlanır. Neyse ki Leonard Cohen burada ne demek istemiş olduğunu bir röportajında açıklar. 'Clear' , Scientology tarikatının bir terimidir. Leonard Cohen kısa bir süre bu tarikat ile ilgilenmiştir. Clear olma durumu Scientology'de, anıların acı verici etkilerinden, istenmeyen ve yaşama erkini azaltıcı olumsuz duygulardan arınmış olma halini anlatır. Yani bir çeşit zihinsel temizlenmedir. Kadınını çalan arkadaşına bundan daha acı verici bir soru sorulabilir mi? Did you ever go clear'dan daha hesap sorucu, daha aşağılayıcı bir cümle kurulabilir mi?
Famous Blue Raincoat, ne kadar karanlık, acı dolu, kanser yarası gibi insanı çepeçevre saran bir şarkıysa, Dance me to the end of love da tam tersine güneş ışığı gibi sımsıcaktır. Kaybetmişlerin tanrısı olmuş olan bu büyük adam aşkta kazananların da ortak sesi olmuştur. Dance me to the end of love da, Famous Blue Raincoat kadar değerlidir ama tam tersine derin bir mutluluk verir dinleyene. Tiziano'nun ünlü tablosunu, Kutsal Aşk ve Dindışı Aşk'a bir gönderme yaparsak eğer, Famous Blue Raincoat din dışı aşktır, Dance me to the end of love ise kutsal olanı. Biri aşkın ne kadar bitmeye mahkum bir süreç olduğunu duyumsatırken, diğeri aşkın ölümsüz olduğuna kesin bir şekilde inandırır insanı.
Leonard Cohen aslında ne bir roman yazarı ne de müzisyendir. Bir şairdir Leonard Cohen. Şarkı sözlerinin çoğu da aslında yazmış olduğu şiirlerdir. Bu yüzdendir şarkı sözlerinin derinliği. Örneğin efsane şarkılarından olan Suzanne, aynı adlı şiirin sonradan bestelemiş halidir. Anlaması zordur Suzanne adlı şiirini Cohen'in, ama içine girdiğinizde hayran olup kalırsınız.
Burada onun görkemi karşısında dilenci kalacak bir kaç sözcükle anlatmaya çalışalım Leonard Cohen'i. Başkadır Leonard Cohen, 'diğerleri' ile karıştırmamak gerekir her şeyden önce. Bir yazar olarak, bir şair olarak ve de bir müzisyen olarak, üç farklı alanda zirveye çıkabilmek kaç insanın yazgısında vardır? Dinleyicileri farklıdır onun, okuyucuları da. Hepsi seçilmiş kişilerdir. Onunla internette arama yaparak, bir arkadaştan duyarak ya da tavsiye üzerine tanışamazsınız; tanışırsınız da birşey anlamazsınız, çünkü diğerlerinden ayrıdır o; o müziğiyle gelir sizi bulur. Hazırsanız Leonard Cohen'e, hayatınıza kendisi girer. Derinlik, acıyı da coşkuyu da mutluluğu da asilce yaşayabilme büyüklüğü, sanata ve estetiğe yatkınlık, açık bir zihin, soluduğunuz havadan bir kadın ya da erkek silüeti yaratabilecek yaratıcılık, iyi ya da kötü farketmez, yaşanan ana eşlik eden her duyguyu coşkuyla kabullenme, kasvetten, karanlıktan, gökküşakları, rengarenk kelebekler çizebilecek eller ... İşte bu özelliklere sahip kişilerdir ancak onun sahici dinleyicileri. O sebepledir ki içine bir kez girdiyse bir insan onun şarkılarının, Leonard Cohen o kişinin hayatının bir parçasıdır artık. Haremine erkeklik organının istediği her kadını katmakla meşgul aç bir kişinin açlığındaki kadar iğrenç bir açlıkla internet çağında her adını duyduğu şarkıcı ya da grubu dinleyen zavallıların kullan-at nesnesi değildir o hiç bir zaman. Buna gerek de yoktur. Onun içine girebilmiş herkes bilir ki onun, sadece onun müziği bir hayat boyu yeter insana. Tek başına diğerlerinin hepsidir o . Basit beyinlerin, internetin yarattığı müzik otoritelerinin (!), gösteriş meraklılarının şarkıcısı değildir o . Asalettir başlı başına Leonard Cohen. Çağdaşı yazarlar ve müzisyenlerin hiç biri hayatta değildir artık. Morrison yoktur, Presley yoktur, Bukowski, Henry Miller, hiç biri yoktur. Ama o , büyük Kanadalı bilge, 74 yaşının görkemiyle dimdiktir. Komünizmi de bilir kapitalizmi de, aşkı da bilir aldatılmayı da, uyuşturucu da kullanmıştır, doğunun arındırıcı iksirlerini de, müslümanlğı da bilir yahudiliği de, hristiyanlığı da bilir budizmi de; seksi de bilir hem de sınırsızca, bir kadının gözlerine saatlerce bakmayı da. Hiç bir şarkısı için rock denemez, ama rock denen ve son otuz yıllık zaman diliminin ruhunu çizen müziğin yaratıcısı sayılma şerefi de ona aittir. Leonard Cohen, 74 yaşında bir bilgindir. Şövalyece bir asillikte bir bilge hem de. Bir mısrasını, bir cümlesini okur ya da o kasvetli, monoton, vurgusuz sesini bir kere duyarsanız, bunu anlarsınız. Bakışındaki, duruşundaki, konuşmasındaki o dingin asalet zavallı çağımızın çok ötesindedir. Eğer kendisi için yaşayan efsane denilebilecek bir kişi varsa, o kişi Leonard Cohen'dir.
On yılı aşkın bir zamandır dünya turnesine çıkmayan, budizme merak salarak kabuğuna çekilip hayatını manastırlarda geçiren bu büyük adam hakkında bir haber düşer 2008'in başında. En büyük müzisyen, belki de son kez, dünya turnesine çıkacaktır. Onun seçilmiş, görkemli türk dinleyicilerinin aklını başından alan bir söylenti de hemen ardından çıkar: Cohen, Türkiye'yi de turne kapsamına almıştır...
Özellikle İKSV'nin onu ülkemize getirmek için ne kadar çaba sarfettiği ama bunu bir türlü başaramadığını hepimiz biliyoruz. Ama bu sefer söz konusu bir dünya turnesidir ve Türkiye'nin de bu turnenin bir parçası olması da gayet doğaldır. Heyecanlanırız, hayaller kurarız. Onu canlı görebilmek, 74 yaşının görkemi ve bilgeliğiyle bir efsaneyi şarkı söylerken görmek seçkin bir dinleyici kitlesinin en büyük hayalidir. Uykularımızı kaçırır onu görebilme olsasılığı. Daha başka ne ister insan?
Ama yine olmaz, Cohen İstanbul'a yine gelmez.
Bilinmez neden... Belki yeterince istemiyoruz, belki de çok fazla istediğimizden olmuyor. Ama bir gerçek var ki, müziğin bu görkemli bilge şairi, belki de son kez turneye çıktı ve biz onu ülkemize getiremedik. Romanya kadar olamadık. Eylül'ün sonunda, Bükreş konserinde, bu büyük adam 74. yaşını onbeş bin romen hayranıyla kutladı. Bize ise onları kıskanmak kaldı. Turnenin sonuna kadar hep umut ettik, ülkemize geleceği hep söylendi durdu. Umduk, bekledik, istedik, diledik ama olmadı. 30 Kasım'da sona erdi turnesi. Gelmedi, getiremedik...
Her zaman bir Cohen hayranı olduğunu dile getirmiş olan Nirvana'nın frontmani Kurt Cobain, Cohen hakkında denebilecek en güzel cümlenin sahibidir. ' Give me a Leonard Cohen afterworld, so I sigh eternally' ( Öbür dünyada Leonard Cohen verin bana, verin ki sonsuza dek iç çekebileyim)
Bize de bu büyük bilgini 74 yaşının olgunluğunda canlı olarak görebilmiş şanslı kişileri düşünüp iç geçirmek kaldı.
Sağlık olsun.
Ömrün uzun ve sağlıklı olsun Leonard Cohen...

Bu
Haber Toplam 11400 Defa Okunmuştur |