Son yılların en unutulmaz olimpiyatını geride bırakıyoruz. Usain Bolt ve Michael Phelbs ile olimpiyat oyunları sürdüğü sürece asla unutulmayacak olan Pekin 2008'de TRT de yaptığı başarısız yayıncılıkla unutulmazlar arasında yer aldı.
Nereden başlamalı bilemiyorum çünkü yapılan 'olimpiyat' yayıncılığının neresinden tutsak elimizde kalıyor.
TRT bizim devlet televizyonumuz. Devlet televizyonlarının tek bir amacı vardır ve olmalıdır; bu da özel kanallarla reyting savaşı yapmak değil, alternatif yayıncılık yapmaktır. Ama bizde durum tam tersi. Bizim devlet televizyonumuz TRT özel kanallarla reyting savaşı içinde.
Bir bakıyorsunuz yılbaşı için benim vergilerimle bilmem kime yüzbinlerce dolara anlaşırlar, bir bakarsınız bilmem hangi seksi bayan şarkıcı ve bilmem hangi yakışıklı erkeğin birlikte sunduğu bir şov programı reklamı döner. Bir devlet televizyonu olarak amacı alternatif yayın yapmak olan TRT bir bakarsınız ki DIGITURK ile anlaşır, TURKCELL Süper Lig'de her hafta DIGITURK'ün seçeceği 3 maçtan sonraki 4. maçı naklen yayınlamak için, örneğin Ankaragücü - Rizespor maçını naklen yayınlamak için milyonlarca doları sokağa döker. Bu kafadaki bir TRT, spor servisi bizim spor teşkilatımızdan bile beter halde, yerlerde sürünen bir TRT elbette ki olimpiyat yayıncılığı değil futbol yayıncılığı yapacaktı. Neden derseniz, tek bildikleri bu da ondan.
Açıyoruz futbol, kapıyoruz futbol. Erkekler A Grubu, Kadınlar B Grubu, çeyrek finali bilmem nesi derken günün yarısında ekranda futbol var. Futbol var, çünkü üstte de dediğim gibi tek yapabildikleri bu. Futbol öncelikle anlatması en kolay spor dalıdır; durağandır, maçın büyük bölümü paslaşmalarla geçer ya da oyun durur; hayatında ilk defa futbol izleyen dünyanın en gerizekalı insanı bile 15 dakika futbol izlese oyunun kurallarını kendi kendine çözer. Futbol yapısı itibariyle olimpiyatların her zaman en az ilgi çeken spor dallarından biri olmuştur, aynı zamanda da en az önemsenen spor dallarınan biri. Bunun yanında olimpiyat stadları, saha etrafında geniş bir piste sahip oldukları için futbolun izlenme keyfini düşüren bir yapıdadırlar.
Bir ülke futbolda kazandığı dünya kupası ya da kıtasal şampiyonluk sayısıyla anılır, olimpiyat şampiyonluğuyla değil. Futbolu hiç bir ülke önemsemez, hiç kimse umursamaz, ama bizim TRT anlatabildikleri tek spor bu olduğu için bütün gün futbol verir. Futbol denilen spor devre arasıyla birlikte yaklaşık 2 saat süren bir spor dalı, maç uzarsa bu süre iki buçuk saat oluyor. Olimpiyatlarda o an onlarca branşta onlarca müsabaka yapılırken benim televizyonum TRT bana saatlerce futbol dayıyor.
16 Ağustos günü, Usain Colt olimpiyat tarihine geçecek bir madalya alıyor 100 metrede. İnsan bekliyor ki TRT işin ehli kişilerle saatlerce bu akıl almaz rekoru anlatacak; Colt'un hayatını işleyecek, onun hikayesini yayınlayacak, rekor konuşulacak. Ama tam tersi oluyor, Colt'un o inanılmaz 100 metre rekorunun olduğu gün, yine yüzme 100 metrede Phelbs'in akıl almaz bir finişle 7. altın madalyasını aldığı gün TRT üst üste futbol maçı yayınlıyor, hem de banttan: konserve futbol. Sonucu bilinen bir futbol maçını, oturup 90 dakika hangi gerizekalı izler acaba? Bir fikriniz var mı? Hadi işsizlik oranı yüzde 15'lerde gezen ülkemde oturup maçı banttan izleyecek kadar boş bir adam buldunuz, üstüne bir banttan maç daha. Çin'deki olimpiyatlarda TRT bize çin işkencesi yapıyor düpedüz.
Gelelim basketbola. Basketbol ülkemizde ikinci spor. Özel kanallar yokken, Efes Pilsen'in Avrupa'da ilk yükseldiği zamanları, Aris finallerini hatırlarsak o zamandan bu zamana gittikçe ilginin arttığı bir spor ve bize bu sporu tanıtan, sevdiren kanal da TRT. Bu sebepledir ki TRT'den adam gibi bir basketbol yayını bekliyoruz. Bekliyoruz da bir bakıyoruz ki koca TRT'nin bir basketbol yorumcusu bile yok. Basketbol yorumcusu olarak 3K ( kollektif, koridor, kombinasyon) ekseninde futbol yorumlarıyla tanıdığımız entel futbol yorumcumuz Ömer Üründül karşımıza çıkıyor. Maçı 'yorum'luyor, ardından banttan yayınlanan futbol maçında da yorumcu Ömer Üründül. Alacakaranlık Kuşağı gibi. Yetmiyor! Voleybol yorumcusu da Ömer Üründül! Evlere şenlik bir spikerin yanında evlere şenlik bir yorumcu.
Tüm maç anlatımları geyik muhabbeti tadında sürüp gidiyor. Bu ülkeye basketbolu tanıtan TRT'nin kadrosunda ne bir spiker kalmış ne de yorumcu. İnsanlar hata yapar ancak yapılmayacak hatalar vardır. Dünyada basketbolla az çok iç içe olan herkes en azından ABD'li basketbolcuların isimlerini bilir; ancak bizimki onları bile bilmiyor. LeBron James'e Carmelo Anthony diyor, Dwayne Wade'i LeBron ilan ediyor. Bizim paramızla Çin'de maçı canlı canlı anlatma şansına sahip olan ve çıplak gözle dünyanın en büyük yıldızlarını izleme şansına sahip olan spikerimiz daha adamların isimlerini bilmiyor.
Basketbol terminolojisine 'sayı pası asisti' gibi saçma sapan terimler ekliyor. A.B.D. - Çin maçında dünyanın en yükseğe çıkan bir kaç oyuncusundan biri olan canavar Dwight Howard, basit bir Çinliden blok yiyor; bizim spiker bu önemli anı bırakın hak ettiği değeri vererek bize iletmeyi pozisyonu basket ilan ediyor. Spikerimizin pozisyonun blok mu basket mi olduğundan haberi bile yok. Arada kahinlik de yapmıyor değil. TRT'nin basketbol yayınlarında artık 'TRT ekolü' diyebileceğimiz bir alışkanlık peydah oldu, bunun suçlusu da Avni Küpeli'nin ta kendisi.
Hazret, her maçta üst üste atılmış iki üçlük basketi klişeleşmiş bir şekilde ' üç sayılık atışa üç sayılık atışla karşılık verdi' şeklinde aktara aktara bütün TRT kadrosunu da kendine benzetti. O derece ki basketbolu hayatında ilk kereler TRT'de izlemiş olan küçük bir çocuk, basketbolda eğer üç sayılık bir basket olursa karşı takımın da buna üç sayılık bir basket ile cevap vermek zorunda olduğunu, yani bunun bir basketbol kuralı olduğunu sanabilir.
Çünkü TRT spikerleri sürekli aynı geyik muhabbetini tekrarlıyor: üç sayılık baskete üç sayılık basketle cevap... İşte olimpiyatlarda bu klişe artık kehanete de döküldü. Diyoruz ya geyik muhabbeti diye, Arjantin - Litvanya maçında harika bir mücadele oluyor, maç başa baş son dakikalara ulaşıyor, üçlük basketler ardı arkasına geliyor. O sırada litvanyalı oyuncu üçlüğü gönderiyor, bizim spikerimiz ise söze giriyor: 'Ömer abi, sence bu üçlüğe Arjantin'den kim cevap verecek? Bence Delfino...' Ne desin Ömer abisi, o da 'evet, olabilir' diyor. ABD takımı önüne geleni süpürüyor. Son bir kaç turnuvada yenilgiler alan Dream Team'in bu olimpiyatlardaki başarılarını spikerimiz Gökhan ile Ömer Abisi adamların yıldız kimliklerine bağlıyor, sanki eski takımlar NBA yıldızlarından kurulu değilmiş gibi. Çünkü bu takımın özellikle yarı sahada yaptığı baskılı savunmayı, alan savunmasına karşı bir avrupa takımı gibi yüksek posta tepeye top indirerek savunmayı deldiklerini, yine kendilerine karşı sıkça uygulanan alan savunmasına karşı çok daha iyi şut soktukları gibi bir çok değişimi yorumlayabilecek durumda değiller.
Bunun sonucunda da maçlar saçma sapan muhabbetlerle geçip gidiyor: ' Değil mi Ömer abi', ' Evet, doğru'. 'Litvanya on sayılık farkı nasıl da kapattı, işte büyük takım'. 'Evet, evet, evet'. Ömer abisinin ağzından, 'evet', 'doğru'dan başka kelime çıkmıyor; basketbolda bu ikisinin elinde rezil kepaze oluyor. Hadi elinizde ne basketbolu bilen bir spiker ne de yorumcu var, oraya bu ülkenin basketbol duayenleri gitmiş, al birini kat kadrona, maçı yorumlat. Ama o da yok. Bunu akıl edecek akıl var mı? Daha da beteri var. ABD grup birincisi olacak ve diğer gruptan bir takımla eşleşecek. Spikerimiz diğer grubun 3.sü ile 1.ci eşleştiriyor. Allahtan araya Ömer abisi giriyor da ABD, diğer grubun 4.sü ile eşleşecek diyor. Spiker sunduğu spordan anlamıyor daha da beteri 10 yaşındaki çocuk kadar matematiği yok. Turnuvalarda takımlar matematik diliyle konuşursak 2 üzeri x sayıda olur ki elemeler gerçekleşebilsin. Yani 2 üzeri 5 toplam 32 takım başlar dünya kupasına, 2 üzeri 4 takım kalır, sonra 2 üzeri 3 yani 8 takımla çeyrek final, 2 üzeri 2 yani 4 takımla yarı final, sonra da kalan 2 takımla final oynanır. Yani takım sayısı ikinin katı olur ki elemeler kalansız tamamlansın. Bu matematiğin en basit bölme kuralıdır. Ama bizim basketbolu olmayan spikerimizin matematiği de yok! 1. takımı 3. ile eşleştiriyor. Gruptan 3 takım çıktığını düşünün. 2 gruptan toplam 6 takım üst tura geçer. Bunlar birbiriyle eşleşir, 3 takım üst tura geçer. Sonra bu üç takım eşleşemez, çünkü 3. ikiye kalansız bölünmez, sonuç 1.5 çıkar. Her halde spiker final maçında 2 takım değil de 1.5 takımın yer alacağın sanıyor!
Güreş ayrı rezalet. Güreş müsabakalarını aktarmakla görevli arkadaşımızda duygudan, heyecandan eser yok. Zaten saçma sapan kurallarla ortada güreş falan kalmamış, orada taş çatlasa 30 saniyelik bir zaman dilimi içinde bir oyun görme şansımız var, bizim spikerimizde o oyunu vurgusuz, virgülsüz, heyecansız, robot gibi anlatıyor: ' rus güreşçi rakibini çırpıyor ve iki puanı alıyor...'. Bir güreşçi 40 saniye içinde rakibine 6-0 üstünlük sağlıyor. Bu kurallar içinde bu kadar ender görülebilecek 6-0 gibi bir skorda bile bizim spikerde heyecandan, spor aşkından eser yok, aynı monoton sesle ' bilmem nereli güreşçi bu periyodu 6-0 lık sonuçla kazanıyor' şeklinde bir aktarımla olayı kotarıyor. Sanırsınız ki adam olimpiyatta spiker değil de bir ortaçağ manastırında baş papaz. Monoton bir sesle vurgusuz konuşuyor. Öyle ki manastırda akşam duasını okur gibi, biz de arkasından 'amen' diyip uyuyacağız.
Her mindere çıkan sporcumuz ilk turda mindere gömülüyor. Bu kurallarla ortada güreş diye bir şey kalmamış, ama bizim TRT sporcularımız elendikten sonra bile güreş yayınlamaya devam ediyor. Her maç aynı eziyet, bir dakikalık bir bekleyiş, sonra kura, sonra kurayı kazanan güreşçi son puanı almak için minder dışına sürüne sürüne kaçıyor, biz de saatlerce bunu izliyoruz. Böyle sönük geçen güreşte tarihe geçecek bir protesto oluyor. İsveç adına güreşen Ara Abrahamian bronz madalyasını yere bırakıp podyumu terk ediyor. Adı geçen sporcu yeni kurallardan, yani güreşi erkek sporu, mücadele sporu, mertlik sporundan bir piyangoya, bir kumara, bir kaçış sporuna çeviren yeni kurallardan en rahatsız olanların başında. Aynı bizim güreşçilerimiz gibi mücadeleyi seven bir güreşçi ve bu yeni kurallar onu da olumsuz etkiliyor. Adı geçen güreşçi senelerce bizm güreşçilerimizle onlarca maç yapmış bir sporcu, güreşçilerimizin hem arkadaşı hem ezeli rakibi; bizlerle iç içe, bize yakın. Git adamı bul da adam gibi bir röportaj yap bari ey TRT.
Adam kendisini anlayacak, kendisi gibi bu yeni düzenden çok çekmiş olan türk sporcuların kanalına bir içini döksün, bir meramını anlatsın uzun uzun. Ama nerde, bizde sadece konserve yayın ve geyik muhabbeti var. Hem adamı bulup röportaj yapsalar ne olacak, bizimkinin soracağı soru aynen şu: ' Ara, madalyayı bıraktın'... Yani soru bile değil, madalyayı bıraktın diyecek, sonra da sessizlik. Mikrofonu karşıdaki sporcuya uzatacak. Adam da bekleyecek soru gelecek mi diye. Güreş yayını bitiyor, biz de eziyet bitti diyoruz ama ne mümkün... Arkasından saatler süren Badminton yayını geliyor. Dünyada Çinliler dışında kimsenin izlemekle on dakika bile kaybetmeyeceği Badminton'ı bizim devlet kanalımız saatlerce yayınlıyor. Yayın da yayın hani. Adamın tek yaptığı sol üstte yazan skoru bize iletmek. Çinli bilmem kim 12, alman bilmem kim 8....
Halterde her çıkan sporcumuz 0 çekip daha koparmada eleniyor. Halteri zaten dünyada bizden başka izleyen yok, dünyanın en az reyting alan spor dallarından. Sporcumuz da daha koparmada elenmiş, ama TRT durur mu, haltere devam. Koca bir olimpiyat günü halter, güreş ve Badminton ile heba olup gidiyor.
Gece televizyon izlemek bir çok kişi için apayrı bir zevktir. Gece ikide tvnin karşısına geçiyoruz. O saatlerde genelde eskrim oluyor TRT3 ekranlarında. Eskrim elektronik yardım ile puanlanan bir spor. Sporcu rakibine kılıcıyla temas ederse başlığındaki ışık yanarak hakemlere yardımcı oluyor. Bu ışık yardımıyla hakemler de seyirci de puan gerektiren bir hareket olduğunu görüyor. Ancak çoğunlukla iki sporcu da aynı anda puan alabilecek temasları aynı anda gerçekleştiriyor. Yani aynı anda her iki sprcunun ışığı yanıyor. Puan kime gidecek diye bekliyoruz. Kimse anasından eskrimci doğmuyor, ya da en azından şahsen ben öyle doğmadım. Bu sebeple iki sporcu da puan alabilecek bir hareketi aynı anda gerçekleştirdiği zaman puanı neden birinin alıp da birinin almadığını ben şahsen bilmiyorum. Savunma ya da hücum pozisyonlarıyla ilgili olduğu açık, apaçık ama tam olarak olaya hakim olamıyorum, böyle olunca da benim izleme eyleminden aldığım zevk doğal olarak azalıyor.
Bekliyoruz ki spiker bize bunu anlatacak, kuralı söyleyecek, neden puanın fransıza değil de italyana verildiğini anlatacak. Ama bizim spikerimiz bize sadece skor durumunu iletmekle meşgul. Yahu, onu zaten biz görüyoruz. Puanın italyana yazıldığını zaten görüyoruz, gerizekalı değiliz; bizim gördüğümüz şeyi bize neden aktarıyorsun? Sen işin nedenini anlat. Ama senelerdir olimpiyat anlatan elemanlar daha anlattıkları sporun kuralını bilmiyor. Biz de yazlık yerde evde internet yok, gece ikide sarhoşların arasında kucakta laptop wireless arıyoruz ki eskrimin kurallarına bakalım.
Yüzmede her gün başka bir inanılmaz yaşanıyor. Kırılmadık rekor kalmıyor. Michael Phelbs olimpiyat tarihini yeniden yazıyor. İnanılmaz bir hayat, inanılmaz bir başarı hikayesi. Daha 2. altınında ABD takımı son 50 metrede inanılmaz bir atakla altını alıyor. O altın olmasa 8 altın rüyası başlamadan bitecek. O inanılmaz finişten sonra tüm dünya yüzmeye kilitleniyor. Bizim spikerimiz hariç. Bizimkinin ne Phelbs'ten, ne 8 altından ne de adamın yarışı müsabakayı kazandığından haberi var. Natalie Coughlin'in sempatikliğine, o güzel gülüşüne programlar yapılır. Zimbabwe'li beyaz yüzücü Coventry'nin hikayesi eşsizdir. Tüm dünyanın tersine beyazların siyahlarca ezildiği Zimbabwe'den çıkan beyaz bir yüzücü madalyaları topluyor. Bizim spikerimiz ise sadece ekranda okuduklarını bize söylüyor. 3 numaralı kulvardaki bilmem kim şu zamanla kazanıyor... Dahası da var. Bir de spiker hiç sıkılmadan, utanmadan yüzme sporunun rejisini Avustralya TV'sinin yaptığını, bu işte onların bir numara olduğunu anlatıyor. Yani benim devlet kanalım, benim vergilerimle oraya gidiyor; kendi yayıncılığıyla övüneceğine, olimpiyatları mahvettiği yetmezmiş gibi bir de Avustralya TV'sinin yayıncılığını bize övüyor.
Banttan jimnastikte alet finallerindeyiz. Atlama masası bayanlarda kuzey koreli sporcu altını alıyor. Madalya törenindeyiz. TRT Kuzey Kore milli marşı çalarken marşı yarıda kesiyor...
Tenisteyiz. Olimpiyatlar boyunca basketbol, tenis, voleybol, badminton ve daha bir çok dalda skor durumu hep sol üstte yazıyor. Kanal değiştirirken bir bakıyoruz ki tenis maçı var. Hemen sol üst köşeden kimlerin maçı olduğuna ve skorun durumuna bakmak istiyoruz, servisi kim atıyor, adam servis mi kıracak, beraberlik mi var, avantaj kimde öğrenmek istiyoruz ama okuyamıyoruz. Neden derseniz, orada koskoca bi TRT 3 logosu var. Altında da koskocaman 'canlı' yazıyor. TRT 3 bütün gün olimpiyat veriyor. Olimpiyatlarda da mevcut skor bilgilerini uluslararası yayıncı kuruluş standart olarak hep sol üstte veriyor.
Bunu bile bile sen TRT 3 logosunu neden sol üste koyarsın? Yaklaşık on dakika sonra bizim merkezdeki görevli rezaletin farkına varıyor ve TRT 3 logosunu sağ üste alıyor. Üstte de dediğim gibi sol üstte skor durumu var, sağ üstte TRT logosu, sol altta ise yine uluslarası yayıncı istatistikleri, puanlamaları vs. veriyor; sağ alt köşe boş. TRT'de her halde simetri hastası elemanlar görevli ki sağ alt köşenin boş kalması adamların huzurunu kaçırıyor. Oraya da bir Pekin 2008 yazısı koyuyorlar. Hem de ne yazı. Eski sovyetler zamanı olimpiyatlarda, ya da 1950 lerin Eurovision'larında olur ya, beyaz, gölgeli, iğrenç bir fondla yazılmış bir Pekin 2008 logosu.Sanki biz gerizekalıyız, biz sanki bilmiyoruz yayının Pekin2008 yayını olduğunu. Kaldi ki hangi müsabaka olursa olsun salonda, minderde, statta, havuzda her yerde olimpiyat logosu ve Pekin 2008 logosu zaten mevcut. Ama TRT bize hem kör hem de gerizekalı muamelesi yapıyor ve ekranın sağ altına Pekin 2008 yazıyor. Sol üst ve sol altta son teknoloji istatistikler dönerken sağ taraf evlere şenlik. TV ekranı değil zaman makinesi. Ekranda son teknoloji ürünü köpek balığı derisinden mayolarla üst üste kırılan yüzme rekorları, sol alt ve sol üstte 2008 teknolojisiyle verilen istatistikler. Yani ekrandaki müsabaka ve ekranın sol tarafı 2008 model ancak ekranın sağ tarafı 1965 model. Dört köşe de dolu. Ortaya TRT bir de şeffaf nazar boncuğu koysa o zaman tam olacağız. Ekran noel ağacı gibi süslenmiş.
Uluslararası yayında kadrajlamanın nasıl yapıldığı da açık. Sol üst ve sol altta sürekli bilgi yer aldığından kadrajlama ekranın merkezine ve sağına uyacak şekilde yapılıyor. Serisini yeni bitirmiş bir jimnastikçi merkezde kadrajlanmış, sağ tarafta da ona kıskanan ya da hayranlık dolu bakışlarla bakan bir sporcu daha var. Sporcunun tam gözlerinin üzerinde koskoca TRT 3 logosu. Spor yayınlarında genelde logolar küçültülür ve şeffaflaştırılır ki ekrandaki ayrıntının üzeri kapanmasın. Bunun da ülkemizde NTV ve NTVSPOR'un spor yayınları gibi iki güzel örneği var. Ama TRT'de nerde, koskoca bir logo, altında koskoca canlı yazısı, sağ altta Pekin 2008 logosu. Hepsini toplarsanız ekranın 1/5'ini kaplıyor. İsteyen ölçsün. Ama şaşmamak lazım. Bu ülkenin bir numaralı sporu olan futbolda tarihimizin en büyük başarısı Uefa Kupası'dır. Galatasaray penaltılarla Arsenal'i devirmiş, Popescu, Hakan, Hagi, Taffarel çılgınlar gibi seviniyor, sevinç gözyaşları akıyor; tam o anda bir bakıyoruz ki ekranın yüzde 90'ını kaplayan bir 'GS UEFA ŞAMPİYONU' yazısı. Futbol tarihimizin en kutsal anının bile içine eden TRT bizi elbette ki şaşırtmıyor.
İşin özü, TRT olimpiyatlarda jimnastik ve futbol yayınları dışında her branşta sınıfta kalıyor. Bir olimpiyat daha geride kalıyor. Spor sevgisiyle TV başına oturan çocuklarımız TRT yayıncılığıyla ne izlediğinden bir keyif alıyor, ne içinde bir spor yapma isteği duyuyor, ne de yayını aktarımla görevli kanaldan sporun yapısı ve kuralları hakkında en küçük bir bilgi öğrenebiliyor. Biz de o çocuklardan kurallarını bile bilmedikleri sporlarla uğraşmalarını, sporcu olmalarını bekliyoruz. En sonunda da neden dibe vurduk diye dövünüyoruz... İşin özü, sadece ve sadece şunu düşünün. TRT'nin eskrim yayınını izleyen bir küçük çocuğun eskrime ilgi duyması gibi bir şey mümkün olabilir mi?