Nerede Kaybettik? Yazı Dizisi 1. Bölüm
Sonun Başlangıcı
Bir yıl önce, Fenerbahçe’nin şampiyonluk öyküsünü de ben kaleme almıştım. 100. Yıl’da şampiyon olmak, hepimiz için büyük gurur kaynağı olmuştu. Transfer dönemi başlayıp, takım şekillendikten sonra “Lejyoner Takımı Oluyoruz” başlıklı bir yazı yazmış, kaygılarımı dile getirmiştim. Nostradamus gibi bir kahin olmaya gerek yok. Kafası çalışan, kör olmayan, futbolu bilen herkesin görebileceği bir sondu bu.. Ve ne yazık ki, gerçekleşti. Şimdi o yazıya yeniden bir göz atalım.
Lejyoner Takımı Oluyoruz
Sezon bittikten sonra Ümit Özat’ın, Tuncay’ın ve Tümer’in röportajlarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Özellikle 2-2 biten Denizlispor maçından sonra kulübün kamp tesislerinde sabah 6’ya kadar uyumadıklarını ve “bize ne oluyor, nereye gidiyoruz” toplantıları yaptıklarını söylemişlerdi. Saydığım isimlerin dışında toplantıya katılanlar Semih, Olcan, Yozgatlı, Kerim gibi isimlerdi. Yani Fenerbahçe’nin askerleri.
100. yıl şampiyonluğundan sonra askerler teker teker orduyu terk etmeye başladılar. Yerlerini lejyonerler almaya başladı. Serkan Trabzon’a, Ümit Köln’e, Tuncay Middlesboro’ya derken patlayan son bombayla Yozgatlı ve Rüştü de Beşiktaş’a gittiler. Bunların hepsi Fenerbahçe için kaygı duyan, Fenerbahçe’yle yatıp, Fenerbahçe’ye kalkan adamlardı. Şu ana kadar yerlerine gelenlerin hepsi lejyoner. Roberto Carlos, Gökçek Wederson ya da Colin Kazım’ın aynı duygularla hareket edeceklerini düşünmüyorum. Fenerbahçe giderek daha kaliteli oyunculardan oluşan bir yıldızlar topluluğuna dönüşürken, takım içerisinde Fenerbahçelilik ruhu kalmayacak, Real Madrid’in yıllardır yaşadığı krizin benzerini yaşayacak diye endişe ediyorum.
Bu yazıdan sonra, Tümer de askerlik sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Larissa takımına gitmiş, o toplantıya katılanlardan sadece Semih takımda kalmıştı. O da her zamanki Fenerbahçeli ruhuyla üzerine düşeni fazlasıyla yaptı, kulübeden gelip gol kralı oldu. Lejyonerler ise Türkiye Kupası’nı ve Süper Ligi hafife aldılar. Nasıl olsa yeneriz, şampiyon oluruz diye düşünürken, beklemedikleri darbeleri aldılar.
Lejyonerler için önemli olan dünyanın vitrinine çıktıkları Şampiyonlar Ligi’ydi. Bütün dünya televizyonlarının yayınladığı, yüksek primli maçlara farklı konsantre oldular, farklı hazırlandılar. Güçlerinin yettiği yere kadar da gelmeyi başardılar. Her yerde kendilerinden söz ettirdiler, ceplerini doldurdular, transfer sezonu için dikkatleri çektiler.. Ama hepsi o kadar…
Keyifli geçen kamp döneminin ardından Almanya’da Beşiktaş’la yapılan Süper Kupa Finali’nin kazanılması, herkesin yüzünü güldürmüştü. Lig başlamadan 1 hafta önce herkes çıtayı yükseltmiş, ayaklar yere basmamaya başlamıştı. Oysa ilk kırmızı alarm bir hafta sonra geldi. Lig’e yeni yükselen İstanbul Büyükşehir Belediyespor, 2-0 ile ilk darbeyi vurdu.. Tıpkı sezon sonunda Trabzonspor’un aynı skorla son darbeyi vurması gibi… Bu sonun başlangıcıydı. 3 hedefle yola çıktığı sezonun sonunda Fenerbahçe sıfır çekmişti.
Fenerbahçe İstanbul B.Belediyespor ile geçen yıl Fortis Kupası’nda karşılaşmış ve B takımı ile maçı 5–0 gibi çok rahat bir skorla kazanmıştı. Ancak bu sezon Süper Lig’e yeni yükselen B.Belediyespor, lige Fenerbahçe’ye göre daha farklı bir motivasyonla hazırlanmıştı. Toplam değeri Roberto Carlos kadar bile etmeyen takım, amatör bir ruhla yüreğini ortaya koyarken, doymuş oyunculardan oluşan Fenerbahçe ne yazık ki kalitesini ortaya koyamadı. Lugano’nun milli maçlar sonrası, tatilden geç dönmesi, Appiah’ın sakatlığının sürmesi, Alex’in de sürpriz bir şekilde sakatlanması, bu kötü skorun elde edilmesinin temel sebepleri oldu. Defansta özellikle Edu, açıklar verirken, orta saha da oyun kuramadı. Transfer sezonu henüz devam ederken, bu maçtaki kırmızı alarm doğru değerlendirilmedi. Edu sezon boyunca aynı hataları sıkça tekrarladı. Alex’in mevkii hep alternatifsiz kaldı. Yönetim ve teknik kadro mevcut sorunları zaman içerisinde çözebileceğini öngörerek tedbir almadı.
Bir hafta sonra Fenerbahçe’nin rakibi Gaziantepspor’du. Zico bu maçta adeta devrim yaptı. Bir hafta önce sahada gezinen asları yanına oturttu, B takımını sahaya sürdü. Volkan, Yasin, Vederson, Can, Ali Bilgin, Selçuk, Semih, Uğur, Kemal, Gökhan, Kazım. Sezon başında, kime sorsanız, Fenerbahçe’nin böyle bir 11’le Süper Lig maçına başlayacağını söyleyemezdi. Herkes Türk statüsünde olduğu için, Fenerbahçe yabancısız bir takımla sahaya çıktı ve iki müzmin sakat, bir müzmin yedeğin organizasyonunda, daha 7. dakikanın içinde golü buluverdi. Antep maçı kolayca kazanıldı. Ancak bu tablo da Zico’yu ilerleyen haftalarda vahim bir hata yapmaya sürükleyecek bir illüzyondu. Ligin ikinci yarısında benzer bir kadroyu Bursa karşısında sahaya süren Zico, Saraçoğlu’nda beklemedik bir yenilgi daha aldı.
Antep maçından sonra sırada Sivas maçı vardı. Zico yine as oyuncularını sahaya sürdü. Roberto Carlos futbol hayatının üçüncü kafa golünü bu maçta attı, attığı gole kendi de şaştı. Hazırlık dönemiyle birlikte 2 aydır birlikte çalışan takımın oynadığı futbol bir türlü tatminkar düzeye ulaşmıyordu. Şampiyonlar Ligi eleme maçları yaklaşırken, herkes tedirgindi.
Yarın: Avrupa'da Ayak Sesleri

Bu
Haber Toplam 2064 Defa Okunmuştur |