Değişim; çoğu zaman iyi, faydalıdır. Hayata tempo katar, canlandırır. Fakat değişimin güzel olanı, faydalı olanı, sindirerek yapılanıdır. Değişimlerdeki çok büyük zıplamalar, temeli olmadığı için çatlaklar vermeye, çökmeye başlar.
Bu yazıyı yazarken, “neden böyle olduk?”, “eğitim şart!” gibi klişelere eğinmeyeceğim. Hatta televizyonlarda, adı “tartışma” programı olan, amacı bazı kavramları çözmek, onlara açıklık getirmeye çalışmak olan, ama amacın aksine, kendini kaptırıp giden, sorun çözmek bir yana, sorun yaratan o programın metni benzeri bir konuşma da değil bu. Amacım milliyetçilik damarlarını kabartmak da değil. Sadece olayın vahametini, ortaya çıkartmak. Sizinle, evimde arkadaşlarımla ettiğim sohbeti, annemle babamla yaptığım konuşmayı yapmak istiyorum. Gözlerimizi kapadığımız gerçekleri göstermek istiyorum.. Bu sadece, “titre ve kendine gel” demenin bir yolu.
Türkiye, asırlardır diğer ülkelerin iştahını kabartan, ilkokuldan beri öğrendiğimiz “jeopolitik ve stratejik” önemleri olan bir ülke. Fakat bu ülkenin bundan daha büyük bir değeri ise, sahip olduğu milli bilinç, örf ve adetleri.
Bir ülke düşünün, asırlar boyunca, her türlü dayatmaya, dış baskılara, saldırılara karşı çıkmış, milli bilinci, toplumsal birliği ile hepsinin üstesinden gelmiş. İç karışıklık çıkartmaya çalışanları susturmuş, devamlılığını sürdürmüş ve bu zamana kadar gelmiş.
Eski kuşak ağlıyor. Gençlerin düştüğü duruma ağlıyor. Gençler kızgın. Artık nasihat dinlemek istemiyor, kendi bildiğinin doğru olduğunu düşünüyor. Böyle devam etmek, yaşayıp öğrenmek istiyor. Bu konulara, buralara kadar gelmemin, konuşmamın sebeplerinden biri de, son dönemde çok gündemde olan konu, “çocuk istismarı”.
Bu, belki de dünyadaki en alçakla şey. Fakat bu bir hastalık, psikolojik bir rahatsızlık. Bu konularda “uzman” olarak adlandırılan herkes, bir şekilde bir yerde ahkâm kesiyor. Fakat ne olursa olsun, bu konuşmalar, ahkâm kesmeler, kanallar arası reyting savaşından öteye geçemiyor. Aynen bugün bir kanalın “Türkiye çocuk istismarında dünya birincisi” demesi gibi. Neyin birinciliği? Sanki Türkiye altın madalya kazanmış!
“Eğitim şart” deniyor, “kanunlar zayıf” deniyor. Eğitim? Hangi eğitim? Türkiye’de eğitim verilen bir kurum henüz yok. Gerçi öğretim de veriliyor denemez fakat, okullarda, insanın karakterine temel sağlaması gereken yerlerde “eğitim” verildiğini kimse iddia etmesin. Bu işin önünü eğitim ile alamazsınız. Bu pisliği yapanlar arasında, doktor da var, profesör de var, işçi de var. Kanunlar deniyor. Hangi katil idamı düşünerek cinayetten vazgeçer? Hangi sapık, “beni bu millet linç eder, bu hâkim beni asar” diye düşünüp, tecavüzden cayar? Onun amacı o anki açlığını dindirmek, zevkini tatmin etmektir. Burada da kanun ve eğitim yetersiz kalır. Eğitimi sadece olayın başladığı yere, aileye verirsek, olayları bir nebze olsun engelleyebiliriz. Artık herkes sevdiklerine sahip çıkacak. Artık devir “her koyun kendi bacağından asılır” devri. Herkes önce kendini koruyacak, çocuklarına sahip çıkacak.
“Bu işler hep internet yüzünden oluyor, kapatın efendim interneti” diye ortaya çıktı bazıları. Bu da işin ayrı bir yanı. Trajikomik. Bunu söyleyenlerin yarısı interneti bilmiyor, diğer yarısı da işin aslını bilmiyor. Bu “çocuk pornoculuğunun” bir sektör(!) olduğunu, bu işin patronlarının senede 3-5 milyar dolar kazandığını bileniniz var mı? Peki sizce, bu kadar paranın döndüğü bir işi kapatmak o kadar kolay mı? Bu işin arkasında duran gücü tahmin edebiliyor musunuz? Böyle bir sektörün arkasındaki kuvvete, dünya devi(!) Amerika bile ulaşamazken (ki işin başı kendileridir) bu konuda, bu kanaldan bir şey yapmanın da mümkün atı yoktur.
İşte konu yine bahsettiğim yere geldi. Yapmamız gereken kendi içimizi temizlemek, önlemlerimizi almaktır. Yağmur yağacak, bunu engelleyemezsiniz. Yapmamız gereken sıkı giyinmek, şemsiyemizi almak ve yağmuru karşılamaktır.
Dikkat edelim gençler, arkadaşlar, “milli birliğimiz” bozulmaz diyoruz, “bizi yıkamazlar” diyoruz. Atı alan, Üsküdar’ı geçti, haberimiz yok. Birliğimizi bozdular, bizi yıktılar. İçten çökertildik. Bunun planları çok önceden yapılmış, harekete geçilmişti bile. Hem de biz ne olup bittiğini anlamadan, içimize kadar işledi. Boğazımıza kadar battık hem de.
Türklerin akınlarına karşı durmanın bir yolunu bulamayan Çinliler ne yapmıştı? Türk köylerindeki hayvanları öldürüp, tarlalarını yakıp, diğer bir Türk köyünün sembolünü olay yerinde bırakarak, iç karışıklık yaratmaya çalışmışlardı.
Bizim gibi genç nüfus taşıyan, çalışma gücü olan bir ülke, elbette ki başkalarını tedirgin edecekti. Hala farkında değiliz ama içten içe fethedildik. Nasıl mı? Çok basit…
Belki çok saçma, basit ya da komik gelecek ama günlük hayatımızda yaptığımız her şey ile. Sinemalarıyla, müzikleriyle, kültürleriyle, propagandalarıyla bizi ele geçirdiler. Bizi beyni boş birer et yığını yapmaya çalışıyorlar, başarıyorlar. Eski kuşak bu yüzden ağlıyor. Bu ülkeyi, dişleri tırnaklarıyla kurtardıkları bu ülkeyi, nasıl bir geleceğin beklediğini görüyorlar.
İnsana yardım etmek, bir derdi olanı dinlemek, çözüm bulmak bizim adetlerimizdendi. Şimdilerde bunları uygulayanlara, “geri kafalı” muamelesi yapılsa bile, eskiden bunun adı insanlıktı.
Topuyla camı kırılan huysuz amca, çocukların toplarını keser, onları azarlardı. Çocukların babaları camı yaptırırdı. Çocuklar mahallenin delisinin arkasında “deli, deli” diye koşup dalga geçerlerdi. Mahallenin esnafı çocukları azarlar, “deli” denen adamı himayesi altına alır, korurdu.
Şimdilerde sokakta top oynayan çocuk da kalmadı ya. Ya Play Station kafelerde oluyorlar, ya da internette. Top oynayan birkaç çocuk kaldıysa da, camı kırılan adam çocukları dövüyor. Baba da geliyor, “sen benim çocuğu nasıl döversin!” diye adamı öldürüyor. Popstar’a katılmış, psikolojisi yerinde olmayan bir adamın arkasından “çikita” diye koşuyoruz. Adam da sevildiğini sanıyor. Fakat babacanlık gösterip, onu himayesi altına alması gereken kanal sahipleri, yapımcılar da, “bak seni seviyorlar, seni istiyorlar” diye bize pas atıyor ve kazandığı paraya bakıyor.
Değişim demiştik. İşte değişimin bu denlisi, zararlı olan değişimdir. Değişimdeki büyük sıçrama, eğer temeli yoksa, çatırdar ve en sonunda çöker. İşte bize olan da bu. Temelimiz hazır değilken, son 10 senede çok büyük değişimler geçirdik. Toplum olarak da kaldıramadık bunu.
Belki size anlamsız gelecek fakat, bunların hepsinin bir yerde bağlantısı var. Gözlerimiz açmamızın ve kendimize gelmenin zamanıdır. Çünkü kaybedecek zaman kalmadı. Zamanında manga ve himayeye karşı savaşan atalarımıza, ihanet etmeyelim, bu ülkeyi kendi ellerimizle hediye ederek. Çünkü bunu değiştirecek bir tek bizler varız. Bu kuşak ve bu kuşağın yetiştireceği yeni nesil bunu başarabilir sadece. Şimdi titreme zamanı arkadaşlar. Titreyin ve kendinize gelin!
Saygılar, sevgiler.
Ali Fuad Pekzeren
