Aslında başımıza ne geleceğini önceden çok iyi biliyor olmamıza rağmen yine de içimizde nedensiz bir umutla beklediğimiz Avrupa Basketbol Şampiyonası devam ediyor. Ancak bir kaç gün içinde takımımızın bu turnuvaya nokta koyacağı ve kalite olarak bizden kat kat aşağıda takımların mücadelelerini özenti ve kafamızda cevaplarını bulamadığımız yüzlerce soruyla izleyeceğimiz çok açık. Bu yazı tamam ya da devam maçı olan İtalya maçından önce yazılmış olsa da Milli Takım'ın İtalya gibi dirençli, inatçı ve sistemli bir takıma karşı hiç bir şekilde galip gelemeyeceğindan eminiz.
16. yy.'ın ilk yarısında, tarihin en büyük aydınlanma hareketi olan rönesans, üç büyük ustasından ikisinin, Leonardo ve Rafaello'nun hayata gözlerini yummalarıyla birlikte son bulur. Rönesanstan sonra gelen büyük barok çağı ile rönesans arasında bir geçiş çağı vardır: manyerizm. Her sanat akımı gibi maniyerizmi de önce meydana gelen olaylar sonra da manyerizmin kurucusu sayılan Michaelangelo'nun kişiliği şekillendirmiştir. Mezhep çatışmaları, felsefede Descartes'in ortaya çıkışı, din savaşları, kıtlıklar, salgın hastalıklarla birlikte sanatın başkenti olan Floransa'daki Medicilerin hakimiyetinden sonra Piero de Medici'nin kovulması ardından Medicilerin tekrar yönetimi ele alması sürecinde yaşanan politik istikrarsızlıklar, kutsal denge ve kutsal orana, hümanizme, dinginliğe, sürekli bir ilerlemenin varlığına, huzura olan inancı kökünden kazımış; Michaelangelo'nun pişmanlıklar, cehennem korkusu ve çaresizlikler içinde geçirdiği hayatının yansımaları da kurucusu olduğu bu akımı şekillendirmiştir. Maniyerist çağ kötücül bir çağdır. Resim, heykel ve mimarideki tüm örneklerinde hep aynı kötücül durum göze çarpar: suçlu bir vicdanın dışavurumu, huzursuzluk, güvensizlik, parçalanmışlık, yozluk, deformasyon, korku, bezmişlik, çaresizlik... Bugün, sanat tarihini biraz bilen herhangi bir kişi bizim milli takımımızın bir maçını izlese, maç içindeki değişimleri görse, o ünlü üçüncü çeyreklerimizdeki çaresizlik ve panik havasını koklayabilse içinde hissedeceği tek şey maniyerist çağın karanlık havasıdır. Bu akımın her bir özelliği basketbol takımızın yaşadıklarıyla bire birdir. Acaba hangi ülke oraya acaba yine mi iki sene öncesi gibi olacak gibi bir düşünceyle gitmiştir- korku! Her biri birer yıldız olan yüksek egolu oyunculardan kurulu dengesiz bir yapı- parçalanmışlık! Takım 19-1 lik bir seri yerken bile mola alma gereği duymayan çünkü alacağı molada söyleyecek bir şeyi olmayan bir koç- çaresizlik. Koçlarının ne oyun sistemine ne de oyuncu rotasyonuna hiç bir inancı olmayan on iki adam- güvensizlik! Her bocalamada kendini sorumlu hissedip takımı kurtarmaya soyunup bire beş hücum eden oyuncular- suçlu bir vicdan! En iyi oynadığımız anda bile zihnimizi kemiren "acaba takım ne zaman oyundan düşecek" sorusu- huzursuzluk! Başarının nasıl geceleği çok iyi bilinmesine rağmen ısrarla bunun tersini yapmak- insanın iyi yerine bilinçli olarak kötüyü seçmesi, yani yozluk! Her üçüncü çeyrekte sarkan omuzlar, kayan gözler, yer çekimine yenilen boyunlar- deformasyon! Her üçüncü çeyrekte bir anda düşen direnç ve arkasından gelen ani pes etme süreci- bezmişlik! O ünlü üçüncü çeyreklerimizi büyük maniyerist üstad Tintoretto izlemiş olsa idi Ermiş Markos'un Cesedinin Kaldırılması ( The Stealing of the death body of St. Mark) adlı tablosuna kusursuz bir esin kaynağı bulmuş olurdu. O tabloya sadece bir tek kez bakın, bir de üçüncü çeyreklerimize... Tanjevic'in anlamsız, çaresiz, hayalet suratına bakın, amaçsız ruhlar gibi kanı canı gitmiş bir şekilde oradan oraya bilinçsizce koşturan oyuncularımıza bakın, kanser yarası gibi dört bir yanımızı saran çaresizliğe ve karanlığa bakın... Maniyerizmin edebiyattaki en derin izleri Shakespeare'in iki oyununda, Kral Lear ve Hamlet'te görülür. Bu iki oyunun bir diğer ortak yanı ise tragedya içinde var olan komedya öğeleridir. Eh, bu da bizimle uyuşuyor. Sahada gerçek bir trajedi yaşarken acaba hangimiz bunda mizah öğeleri bulmadık? Hangimiz fast breake çıkarken topu Kaya'nın getirmesini sonra da pası daha yarı sahayı geçmemiş olan garda vermesini, hızlı hücuma giderken oyuncularımızın birbirine çarpmasını, rakibin en yeteneksiz oyuncusuna üçlü yardıma gidip en skorer oyuncusunun boş bırakılmasını, kırk sayı fark yediğimiz Almanya maçında maçın bitimine bir dakika kala Ersan'ın oyuna sokulmasını ve bunun gibi onlarca trajikomik olayı gördük de gülmedik?
Yapılacak şey kesinlikle hatalarımızdan ders almak değil. Hatalardan ders alma durumu, aynı sistem, aynı yapı ile devam edilecekse var olabilir. İşte o zaman hatalardan ders çıkarma söz konusu olabilir. Bizim durumumuzda ise hatalardan ders almak denilebilir ki yapılabilecek en son şeydir. Zaten mevcut yapı baştan aşağıya hatalardan meydana geliyorsa hangi hatadan nasıl ders alabilirsiniz ki? Almanya maçında olanları hangi beyin hangi sebeplerle açıklayabilir ki? Onbir dakikada hepsi serbest atıştan olmak üzere üç sayı bulan bir takımın hangi hatasından ders çıkarılabilir?
Çözüm tabi ki köklü bir değişim- en tepeden en aşağıya kadar...
Eğer birileri,
Yeni Şafak Gazetesi'nde yazarlık ve Zaman Gazetesi'nde spor müdürlüğü yaparak tanınan ve bugün Gençlik ve Spor Müdürlüğü'nün başında bulunan Sayın Mehmet Atalay döneminde sporumuzda meydana gelen olayları bir değerlendirirse, bu dönemde futbol, basketbol, voleybol, atletizm gibi çıkışta olduğumuz spor dallarında keskin bir gerilemenin meydana geldiğini; güreş, halter gibi en başarılı olduğumuz spor dallarında bile çöküş yaşadığımızı, doping kontrolünden kaçmak için gece otelden kaçan haltercileri, bayan sporcularına duygusal yakınlık gösteren halter antrenörlerini, hocasını kocası yapan ve bu süre zarfında hiç koşmayan, tam koşacakken doping cezası alan atlatleri, koşudan sonra pistte şeref turu atacak bayrak bulamayan sporcularımızı, atletlerimizin üstünde ay yıldız bulunmayan formalarını hatırlarsa ve tüm iyi niyetine rağmen görev süresi boyunca bunca başarızlık yaşamış olan( basketboldaki başarısızlığı stresle açıklayan) Mehmet Atalay'ın yerine başka bir kişiyi atamak gerektiğini görürse,
Bu ülkenin basketboldaki amiral gemisinin Efes Pilsen olduğu unutmadan, basketbol adına her ne olduysa bunun bu kulübün eseri olduğu görerek, bu takımı oluşturan oyuncuların yüzde doksanının ya Efes Pilsen'de yetişmiş ya da Efes Pilsen'de oynamış olduklarının farkına vararak tüm bu oyuncuların bizim sahada hiç yapmadığımız şeyleri - alan savunması, uzunlar arası paslaşma, inatçı, dirençli, sert bir savunma gibi- senelerce Efes Pilsen'de başarıyla uygulamış oldukları ve iliklerine kadar Efes Pilsen Okulu'nun ilkelerinin işlemiş olduğunun bilincinde olarak bu milli takımın teknik ve idari kadrosunda başarısız örnek olan Ülker etiketli Doğan Hakyemez ( kendisi 19-1 seri yediğimiz, onbir dakikada üç sayı attığımız Slovenya maçında iyi oynadığımızı iddia etmiştir) gibi idareciler yerine takımı Efes Pilsen etiketli idarecilere teslim etmenin daha doğru olacağını görürse,
Milli Takımımızın koçu Bogdan Tanjevic'in son büyük başarısının bizim siyaset arenamızda Erbakan- Çiller- Demirel üçlüsünün hakim olduğu zamanda geldiğini, yıldızının en çok parladığı döneminse Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bile önceki zamanlar olduğunu, kendisinin çağdaş basketboldan bi haber olduğunu, devrinin çoktan kapandığını; buna karşın bu ülkenin Efes Okulu'ndan yetişmiş Oktay Mahmudi gibi çok değerli koçlar yetişdirdiğini görürse,
Bu takımı bozan adamların Hidayet ya da Mehmet Okur olmadığını, bu kişinin İbrahim Kutluay'ın ta kendisi olduğunu, bu ülkenin basketbol tarihinin en zengin iki kadrosunun - Abdul-Rauf, McRae, Milic ve Tabak'lı Fenerbahçe ile Mulaömerovic, Hidayet, Mehmet ve Drobnjak'lı Efes- tek ortak noktasının İbrahim olduğunu ve bu iki kadronun da onunla hüsran yaşadığını, takımdaki savunma zaafiyetinin baş sorumlusunun İbrahim olduğunu, her seferinde tuttuğu içeri kat eden dış adamı kaçırdığını, sonra da basketi yiyince uzunları azarladığını, takımın her hücumda durağanlaştığı ve tıkandığı zamanlarda İbrahim'in hep oyunda olup bu sürelerde topla en çok oynayan ( pardon, saniyelerce olduğu yerde hiç bir şey yapmadan elinde tutan) oyuncu olduğunu; eğer takımda egolardan doğan bir anlaşmazlık, bölünmüşlük ya da bir gruplaşma varsa bunun altındaki asıl adamın İbrahim Kutluay olduğunu, eğer bu takım küllerinden yeniden doğacaksa ilk neşter vurulacak kişinin İbrahim Kutluay olması gerektiğini görürse,
bir şeyler neden değişmesin?
Aslında ne kadar şanslı olduğumuzu bir görebilsek... Biz bir İspanya, bir Yunanistan, bir İtalya gibi beş-altı ayrı takımdan oyuncu alan bir takım değiliz. Yukarıda da dediğimiz gibi bu oyuncuların yüzde doksanı Efes Pilsen havasını solumuş, aynı sistemi oynamış, aynı eğitimi almış bulunmakta. Böyle bir topluluğun sahada bu kadar uyumsuz olması asla bir paradoks değil, sadece bir çelişki. O kadar şanslıyız ki aslında... Anlaşılabiliniyor mu? Aynı ekolden oyuncu alıyoruz. Bu öyle bir ekol ki, italyanları direnci ve inadıyla illallah dedirten, her Efes maçı sonrası italyan basketbol adamlarının "kapıdan atsanız bacadan giriyorlar" yorumunu yaptığı bir ekol. Yaptığı alan savunmasıyla rakiplere potayı göstermeyen bir ekol. Zalgiris gibi, Partizan gibi bir ekol... Ve biz ne yapıyoruz? Bunu avantaja çevireceğimize yani bu oyunculara uygun bir teknik ve idari kadro ve sistem ile oynayacağımıza tam tersini yapıyoruz. Bu oyuncuların bildiklerine tamamen zıt bir koçu takımın başına getiriyor ve bu oyunculardan yıllardır bütün öğrendiklerini unutup iki ay içinde bambaşka birer adam olmalarını bekliyoruz...
Dediğimiz gibi, basketbol tarihimizin en kötü dönmlerinden birini yaşıyoruz. Ancak maniyerizm, barok çağa geçiştir. Bazı basit gerçekler görülürse 2010'da Türkiye'deki Dünya Şampiyonası'nda neden barok çağın görkemini yaşamayalım?
